Monthly Archive for "Haziran 2006"



Güncel & Toplum Suat Öztürk on 30 Haziran 2006

Avrupa’da İslamofobi, Türkiye’de Ne?

Sultanahmet CamiiGünlerdir bazı televizyonlarda Bediuzzaman’ın mezarının açılarak naaşının sarp bir kayalığa mı yoksa denize mi atıldığı ya da bir başka yere mi gömüldüğü tartışılıyor bildiğiniz gibi. Bir dostumla konuşuken bu tartışmalara çok üzüldüğünü adeta kahrolduğunu anlatıyordu. Ben de ona teselli babında maddi bedenin önemli olmadığını, önemli olanın eserlerinin ve yetiştirdiği güzide insanların olduğunu söylemeye çalıştım. Bir yandan da bunu yapanların bu derece kin ve nefretlerinin sebebini aklıma sığdırmaya çalışıyordum.

Tevafuk; bugün Bilgi ve Hikmet adlı internet sitesini okurken editör Kenan Çamurcu’nun aynı konudaki yazısı ile karşılaştım. Çamurcu da Bediuzzaman’a olan kinin ve nefretin sebebini aklına sığdıramaz vaziyette düşüncelere dalmışken, NTV’de yayınlanan bir konser kesiti ilişir gözüne. İskoç flüt ustası ve müzik adamı Ian Scott Anderson’ın Bodrum’da verdiği konserdir Çamurcu’nun dikkatini çeken. Konser sırasında seyirci İskoç sanatçının ezgilerine dikkat kesilmişken, aniden ezan okunmaya başlar. İskoç sanatçı hemen konsere ara verir ve oturarak ezanı dinler. Ezanın bitiminde yüzünde bir tebessümle ayağa kalkar. Bu saygılı davranışı seyircilerinden de büyük alkış alır. Görüşlerini şöyle yazmış Kenan Çamurcu :

İnsanda saygı uyandıran bu an, seyirciden de büyük alkış aldı.

NTV’nin böyle bir âna ekranında yer vermesi, “uygarlıklar çatışması”na hevesli kin ve nefret tüccarlarını üzmüş olabilir. Varsın üzülsünler. Önemli olan, böyle minik adımların barış ve diyaloğa inanmış olanlarda uyandırdığı hayranlık ve umut sayesinde küresel huzurun sağlanabilecek olmasıdır.

İslamofobinin yükseldiği söylenen Avrupa’dan bir sanatçının bu özenli davranışı, seyircinin de ona bunun ödülünü cömertçe sunması körelmeye yüztutan umudumuzun ateşini canlandıran harika simgelerdir. Avrupa’da İslamofobinin, Türkiye’de de İslam’a saygısızlığın tek fenomen olmadığını hassas yüreklerimize armağan eden bu numune-i imtisallerin sahiplerine minnet borcumuz var.

Elhak doğru.

Fakat Avrupa’da ki İslamofobinin yanısıra, Türkiye’de de İslam’a saygısızlık tek fenomen olmasa da belli kesimlerde yaygın hale gelmiş durumda.

Bu ülkede doğmuş, bu toplumda yetişmiş ve gazetelerde köşe yazarlığı, üniversitelerde öğretim üyeliği, devlet kademelerinde bürokrat, çeşitli sivil toplum örgütlerinde yöneticilik mevkilerine yükselmiş bazı insanlarımızın, toplumumuzun en önemli unsurlarından olan İslam’a, ve onun ritüellerine; mesela İskoç sanatçının ezana gösterdiği saygının çeyreğini bile göstermemesi acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Hatta bırakın saygıyı, nefretlerini her fırsatta dile getirmeleri bile vaka-i adiyeden oldu artık. Mesela bu köşe yazarlarından birisi sabah ezanı için son derece saygısız bir üslupla, “Üstüme yüksek dağlardan kayalar yuvarlanır gibi” mealinde birşeyler yazmıştı bir zaman önce. Bir Danimarka gazetesinde yayınlanan ve Peygamberimize hakaretler içeren karikatürlere hepimiz tepki gösterdik. Ama aynı hakaretleri daha yumuşak ve zekice çizgilerle Cumhuriyet gazetesi birçok defalar yaptı. Mesela aklın yoluna engel gibi çizilmiş bir Kur’an-ı Kerim, çöp kutusundan bir çocuğun beynine takunyalı bir hoca tarafından dökülen Kelime-i Tevhid aklıma hemen gelenler. En son da Radikal gazetesi, evrim geçiren ve araformlarının sakallı hocalara benzetildiği bir Erdoğan karikatürü çizmişti.

Kişi elbette İslam’a inanmayabilir; ama yaşadığı toplumun inançlarına bu şekilde saygısızlık yapma hakkına da sahip değildir. Eleştiri ve saygısızlık arasındaki farka dikkat edilmeli. Ama bu saygısızlığı her fırsat bulduğunda yapan ve İslam’ı reddetmeyi “aydın” olmanın yegane şartı zanneden talihsiz bir kesim var ne yazık ki. Bu nefretin sebeplerini dillendirmek çok uzun, fakat gelinen süreci iyi tahlil ettiğimizde geçmişte Bediuzzaman’ın mezarını açıp naaşını kaçıranlar ile bugün İslam’a her fırsat bulduğunda saygısızlık edenlerin, aynı düşüncenin temsilcileri olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz.

Kendi toplumunun değerlerine düşman olan bu zihniyetin temsilcilerinin, değerlerimizin birincil kaynağı olan İslam’ı can-u gönülden benimsemesi beklemiyoruz elbet; ama saygı göstermelerini beklemek hakkımız olsa gerek…

Popularity: 5% [?]

Günün Yazısı Suat Öztürk on 27 Haziran 2006

Günün Yazısı (Nuray Mert-Radikal)

Bugün farklı bir yazı aktarmak istiyorum. Belki geçtiğimiz günlerde basından okumuşsunuzdur; Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone, şehirde cip kullananlar için, ‘Geri zekâlılar’ demişti. Bu basit bir  ‘hakaret’ gibi görünse de aslında toplumsal tercihlerdeki anlam kıstasına gönderme yapan bir söz. Nuray Mert bugünkü yazısında ‘cip’ konusunu merkeze alarak “bir grup insanın” profilini ortaya çıkartmış: 

Geçenlerde, Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone, şehirde cip kullananlar için, ‘Geri zekâlılar’ dedi. Kulağa hoş geliyor, ama kendisine katılamayacağım, şehirde cip kullananlar geri zekâlı falan değil, sadece gösteriş budalası, bencil, hatta dünya yansa bir kalbur samanı yanmayacak cinsten vurdumduymaz insanlar. Büyük çoğunluğu ayın sonunu zor getirdiği halde, yollarında dolaşan ciplerin sayısı sürekli artan bir ülkede ve bunların en yoğun olduğu şehirde yaşayan birisi olarak Livingstone’un başlattığı tartışmaya katılma hakkımız olduğunu düşünüyorum.

[…..]

Tabii tüm bu söylediklerim, sadece ciplere özgü değil, dünyanın içinde bulunduğu en temel meselelere ilişkin. Refah farkı makasının dünya çapında giderek açılmasından tutun, gezegenin tam bir talan alanı haline gelip geleceğinin tehdit altına girmesinden, arabasında kullandığı petrol için Irak’ta kaç kişinin öldüğünü düşünen insan sayısına kadar uzanan uzun bir liste söz konusu. Umarım, hemen savunmaya geçip mazeret bulmaya çalışmak yerine, cipinin direksiyonunda otururken elini vicdanına koyup bunları düşünenler de çıkar.

“İnsan” olmanın anlamını iyi bilenler ve bu ‘insan’lığının hakkını vermeye çalışanlar, yazının çağrıştırdığı düşüncelere yabancı olmayacaktır. Yazının tamanına buradan ulaşabilirsiniz.

Popularity: 5% [?]

Kitap-Dergi & Düşünce Suat Öztürk on 26 Haziran 2006

Faust ve Mephisto

Johann Wolfgang von Goethe (1749 - 1832)Goethe‘nin Faust‘unu okudunuz mu bilmiyorum. Faust, Goethe’nin en önemli iki eserinden birisidir.Yazılması 62 yıl süren Faust, sadece Goethe’nın değil, dünya edebiyatının da en önemli klasiklerindendir. Faust, çağının bütün bilimlerini öğrenmeye çalışan, büyücülüğe meraklı, gezgin, bilgi ihtirası içinde kıvranan, karamsar bir kişidir. Mutluluğu aramakta ama bir türlü bulamamanın acısıyla kıvranmaktadır. Mephisto ise şeytanı temsil eder. Faust’un bu durumunu fırsat bilip onu kolayca baştan çıkarabileceğini, istediklerini yaptırabileceğini düşünür.

Faust ile Mephisto bir anlaşma yaparlar. Mephisto, Faust’u mutluluğa ulaştıracak Faust’ta ruhunu Mephisto’ya teslim edecektir.Tanrı ise yaratılış itibarı ile iyi olduğunu ve ruhunun iyiliği ile doğru yolu bulabileceğini bildiği için Mephisto’nun Faust üzerinde istediğini yapmasına izin verir.Goethe’nin gerek Faust’daki gerekse diğer eserlerindeki teolojik görüşleri İslam’la birebir aynıdır. Goethe eserlerinde Hristiyanlığı ve teslis akidesini sert bir şekilde eleştirmiştir. İslam’a ve Peygamberimiz(sav)’e büyük hürmet besleyen, O’na övgüler düzen Goethe’nin İslam dinine olan ilgisi ömür boyu sürmüş ve “kendisinin Müslüman olduğu zannını reddetmediğini” söylemiştir. Zaten “West Östlicher Diwan”ı (Doğu-Batı Divanı) okuyan birisi onun müslümanlığından şüphe etmek için kendini bayağı zorlamalıdır.

Faust’tan ve Goethe’nin teolojik görüşlerinden bu çok kısa girizgâhla bahsettikten sonra, alıntılamak istediğim, Faust’un “Gökyüzünde Prolog” başlıklı kısa giriş bölümüne de kısaca değineyim. İnsanın en önemli sorusu “neden buradayız?”dır. Mephisto’nun Faust üzerine gönderilişini anlatan bu bölüm “insanoğlunun en mühim sorusunun” cevabı niteliğinde. Bizler bu dünyada varız ve bu gerçeği değiştiremiyoruz. Varolduğumuza göre “bunun mutlaka bir amacı olmalı” diye düşünmek kaçınılmaz. Kötülük sorununu bu düzlemde çözmenin imkansızlığı ve insana bahşedilen en ulvî duygulardan birisininde adalet olması gerçeği eskatolojiyi zorunlu kılmakta. Eskatolojisiz bir teizm, güdük ve anlamsızdır; Yaratıcı’nın sıfatlarının tecellilerini, ve insan fıtratına verilen ulvî değerleri bulanıklaştırır, insanı belirsizlikler içinde bırakır ve donuk bir bakışa hapseder.

İşte Goethe, bu eserinde insanın varoluş sorusunu işlemekte; “eskatoloji”yi, “dünyaya düşme”yi ve “insanın mücadelesi”ni temsili bir tarzda enfes bir dille anlatmaktadır. Bu edebî ziyafeti okumayanlar varsa kitapçılarına uğradıklarında sepete atmalarını öneririm.

Kulaklarınızı açın.. Goethe’ye, Faust’a ve “Gökyüzündeki Prolog”a şahit olun: Continue Reading »

Popularity: 9% [?]

Tarih & Ahh Benim Memleketim & Sanat Suat Öztürk on 23 Haziran 2006

Mimar Sinan’ın Kayıp Kafatası!

Mimar Sinan   (1489 - 1588)Mimar Sinan. O sadece Osmanlı-İslam Medeniyeti’nin değil insanlık tarihinin yetiştirdiği en büyük mimarî dehalardandır. Fakat gelin görün ki bu dehanın mezarı, ırkçılığın cazibesiyle açılmış içinden kafatası çıkartılmış ve kaybedilmiştir.”Nasıl olur?” dediğinizi duyar gibiyim. Ben de ilk duyduğumda benzer bir tepki vermiştim. Mustafa Armağan bu olayı anlattığı dostlarının gözlerini faltaşı gibi açıp : “Bu milli ayıbımızı lütfen yazma. Yetmişiki millete bir daha rezil olacağız yoksa” dediğini aktarır. Ve şöyle cevap verdiğini söyler: “Hayır rezil olmayacağız. Asıl bu işin peşini bırakıp gerçeği öğrenmedikçe ve kafatasının nerede olduğunu bulmadıkça insanlığın yüzüne bakamaz hale geleceğiz”(1)

Vakıa şudur: 1935 yılında Türk Tarihini Araştırma Kurumu’nun (Bugün, TTK) seçtiği bir heyet huzurunda Süleymaniye Camii’ nin yanındaki türbesinden kemikleri çıkarılır Mimar Sinan’ın. Tabii geçen 350 yılın tesiriyle iskeletin büyük bir kısmı bozulmuştur. Dönemin ırkçı anlayışı uyarınca kafatası incelenir. Türk ırkının özelliklerine uyduğu anlaşılınca memnuniyetle mezar kapatılır. Ancak kafatası kurulacak Antropoloji müzesinde muhafaza edilmek üzere heyet tarafından alıkonulur.(2)

Mustafa Armağan’ın İbrahim Hakkı Konyalı’dan (3) naklettiğine göre, 1940′larda bu hadiseden habersiz olarak türbeyi restore edenler mezarı açtıklarında Mimar Sinan’ın iskeletinde kafatasının olmadığını görünce telaşe kapılırlar. Araştırma yapılır ama nerede muhafaza edildiği tespit edilemez. Koca Sinan’ın kafatası sırra kadem basmıştır. Mustafa Armağan merak edip bu müzeyi araştırmış. Türk Tarih Kurumu yetkililerinin ve İstanbul Kültür Müdürlüğü’nün böyle bir müzeden haberi olmadığı gibi, Sinan’ın kafatasının kayıp olduğundan da haberi yokmuş.Daha sonra bir süre Prof. Kansu’nun odasında böyle bir müze oluşturulduğu bilgisine ulaşmış ama müzenin akibeti meçhulmüş. Armağan, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde olabileceğini söylüyor, Kansu’nun ve Afet İnan’ ın çocuklarının yardımını umarak..

Üstelik bu şekilde mezarından kafatası çıkartılan yalnız Mimar Sinan değil. Mustafa Armağan’ın aktardığına göre 5 Ağustos 1935 günü yayınlanan Cumhuriyet Gazetesi’nde Kültür Bakanlığı tarafından öğretmenlere gönderilen bir genelge yayınlanır:

Eski mezarlardan çıkacak olan Selçuk, Danışmend oğullarına ait kafataslarını İstanbul’a Antropoloji Müzesi’ne göndermeleri…

Mustafa Armağan bu satırları aktardıktan sonra ekler:

” Başka bir deyişle bugün mevcut olmayan, kurulmadan kayıplara karışmış bu müzeye kimbilir kaç tane devlet büyüğümüzün kafatasları gönderildi? Ve bugün kimbilir neredeler? Toprağın üstünekilere sahip çıkmadığımız gibi ne yazık ki altındakilere de sahip çıkmayan bir garip milletiz vesselam!”

Her okuduğumda gülmekle ağlamak arası bir hâl aldığım bu hadise nasıl izah edilir, neye te’vil edilebilir bilemiyorum. Bildiğim birşey varsa o da, bu hadisenin çok çirkin ve bize -dile kolay- 364 muhteşem eser bırakan Koca Sinan’a yapılmış çok büyük bir ayıp olduğudur. Armağan’ın söylediği gibi; Bir insanın sağlığında kafasını kesmekle öldükten sonra mezarından çalmak arasında ne gibi bir fark var? Çok umudum yok gerçi ama inşaallah bir gün -eğer bir yerlere atılıp parçalanmadıysa- bir deponun köşesinde, bir sandıkta Mimar Sinan’ın kayıp kafatası bulunur da bu ayıbı temizleme şansımız doğar.

1.Mustafa Armağan / Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler / Timaş Yay.2.Bsk.2005 S.43 2.Age / Nakledildiği kaynak :5 ve 6 Ağustos 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.

3.Age / Nakledildiği kaynak :İ.Hakkı Konyalı / Mimar Koca Sinan / İstanbul 1948

Popularity: 8% [?]

Günün Yazısı Suat Öztürk on 23 Haziran 2006

Günün Yazısı (Sami Hocaoğlu-Y.Şafak)

16 Haziran 2006'da Yeni Şafak yazarlarından Sami Hocaoğlu köşesinde "Amerika'da İslam" (1) başlıklı bir yazı yayınlamıştı. "Günün yazısı"(*) formatında alıntılamak istemiştim fakat yazının devamı olduğundan, ikincisinin yayınlanmasını bekledim. Bugün ikincisi de "Amerika'da İslam (2)"  başlığı ile yayınlandı. "Amerika'da İslam'ın Kökleri" konusunu, köleleştirme ve göçmen dalgaları bağlamında çok kısaca ele almaya çalışmış Sami Hocaoğlu. Dikkatimi çekti, paylaşmak istedim. Sami Hocaoğlu'nun yazılarının linkleri:  "Amerika'da İslam" (1) , "Amerika'da İslam (2)"

(*) Bu kategoride  dikkatimi çeken yazıları paylaşacağım."Günün Yazısı" formatını sanıyorum bir dönem Derin Sular kullanıyordu.Başka birçok sitede de görmüştüm ama benim için asıl ilham kaynağı Derin Sular'dır. Vesileyle Serdar Bey'e buradan selamlarımı gönderiyorum.

Popularity: 5% [?]

Toplum Suat Öztürk on 22 Haziran 2006

Hoşgörü..

Bu kez kıssadan hisse yok. Bir kitabın arka kapağındaki yazıyı aktaracağım. Kitap Umberto Eco ile Kardinal Martini’nin, din üzerine yaptıkları tartışmaları içeren mektuplardan oluşuyor. Adı : “İnanç ve İnançsızlık - Yüzleşme” Umberto Eco şöyle diyor :

Bence kimsenin, farklı itikatların kendi yandaşlarına yüklediği zorunlulukları yargılama hakkı yoktur. İslam dininin alkol tüketimini yasaklamasına itiraz edemem; eğer bu görüşe katılmıyorsam, Müslüman olmam. Bu nedenle, Katolik Kilisesinin boşanma hakkındaki görüşlerinin neden laikleri korkuttuğunu anlayamıyorum. Eğer Katolik olmak istiyorsanız, boşanmayın. Eğer boşanmak istiyorsanız, Protestan olun. Eğer bir Katolik değilseniz ve Kilise sizin boşanmanıza izin vermiyorsa, işte o zaman şikayet hakkınız var demektir. Kilise tarafından tanınmak istenen homoseksüellerin ve evlenme talebinde bulunan rahiplerin beni kızdırdığını itiraf etmeliyim. Bir camiye girmeden önce, ayakkabılarımı çıkarırım. Eğer ayakkabılarımı çıkarmak istemiyorsam, başka bir yere giderim.

Bu paragrafın özü, inançlara saygı..

Bu topraklar yüzyıllarca hoşgörünün, başka inançlara saygının, farklı kültürlerin birarada yaşayabilirliğinin en güzel örneklerini sergiledi. Eco’nun söyledikleri daha 7. yy da Efendimizin(sav) uygulamaya soktuğu ve “Medine Vesikası” adı verilen bir anlaşmanın özeti gibi adeta: “Herkesin inancı kendine”

Fakat bu gün gelinen noktada bir dayatma var. Bir hoşgörüsüzlük, hatta tahammülsüzlük. Farklı düşünen herkese yapılıyor bu. Laikliği “bütün inançlara eşit mesafede olma” olarak değil de seküler bir din olarak yorumlayanlar, inançlıların dini ritüellerinden, insan hak ve özgürlüğü kapsamında olan haklarına kadar, tüm yaşam alanlarını kısıtlamaya, hatta gaspetmeye çalışıyorlar.

“Bunu söylemek için Umberto Eco’ya ne gerek vardı?” diyebilirsiniz. Biz bunu o kadar çok söyledik ki artık söylemlerimize karşı bağışıklık kazanıldı. Sözlerimiz duyulmuyor bile. O bakımdan bizde farklı biçimler deniyoruz, bu “tersten gösterim” gibi..

Bizim laikçilerimiz içerdeki seslere kulaklarını tıkamışlar. Belki Umberto Eco’nun söylediklerini duyarlar da Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un meşhur 6 Eylül 1999 tarihli Adli yılı açış konuşmasında söylediği “Düşünceleri, inançları yasaklamayan, yalnızca barış içinde tartıştırıp yarıştıran, adalet imbiğinden geçmiş ve insanları özgürleştiren bir hukuk; böyle bir hukukun egemenliğinde, düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, karar süreçlerine kattığı halkına güvenen, yansız ve meşruluğunu hukuktan alan güçlü bir devlet istiyorum.” dileğine bir kapı açarlar.

Kim bilir?

Popularity: 6% [?]

Tarih & Ahh Benim Memleketim & Sanat Suat Öztürk on 21 Haziran 2006

Bir Garip Memleketiz Vesselam…

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesinde yaşananlardan sözediyorum. Olayın gelişimini çok kısa özetleyelim: Bodrum Kalesi’ndeki 500 yıllık Gatineau Zindanı, Saint Jean Şövalyeleri tarafından uzun yıllar işkencehane olarak kullanılır. Kale Osmanlı’lar tarafında ele geçirilince zindan, duvar örülerek kapatılır. 1992′ de zindan keşfedilir ve 1994′ de ziyerete açılır. Buraya kadar herşey normal.Mesele bundan sonra başlıyor. Zindanın girişinde duvara kazınmış Latince bir yazının Türkçe ve İngilizce tercümeleri de asılıyor. Latince yazı da “Inde Deus Abest” yazıyor. “Tanrının bulunmadığı yer” anlamına geliyormuş. Bu yazıyı okuyan bir vatandaş şikayet dilekçesi yazıyor ve nihayetinde yazının tarihi bir değeri olmadığı, 13 yıl önce eski müze müdürü Oğuz Alpözen tarafından teknisyen Behçet Dinçer’e yazdırıldığı, teknisyenin kendi beyanıyla ortaya çıkıyor. Bu arada müze müdürünün tarihi kafasına göre tahrif etmek ve ismini ölümsüzleştirmek gibi ilginç özelliklerinin de olduğu anlaşılıyor. Başlangıçta yazının kaldırılmasına sert bir şekilde karşı çıkan ve “500 yıllık yazıyı kaldırmak istiyorlar” diye feveran edenler olduysa da müfettişlerin incelemeleri sonucunda yazının 5oo yıllık değil de 13 yıllık olduğu anlaşılınca ortalığı da haliyle derin bir sessizlik kaplıyor.

İlk gündeme geldiğinde bu olayı vesile edip muhafazakar iktidara yüklenen kartel medyasının durumuna hiç girmiyorum. “Utanmıyorsan, istediğini yap” peygamberî öğüt kulaklarımda çınlıyor birkez daha, o kadar.

Bu alenî tahrifat gerçekten dudak uçuklatacak cinsten. Basit bir tarihî zindan girişinde bile böyle tahrifat yapılıyorsa daha önemli tarihi bilgi ve belgelerde neler yapılabilir /yapılmış olabilir, düşünmesi bile korkunç. Tarihi eserlerimizi doğal halleriyle gözümüz gibi korumamız gerekirken, bu şekilde tahrifat yaparak ilgi çekilebileceğini düşünmek garip bir acziyet olsa gerek.

Bu ve benzeri garip olaylara şahit olunca, gayri ihtiyari ağzımdan şu cümleler çıkıyor : “Bir garip memleketiz vesselam!..”

Popularity: 7% [?]

Güncel & İslam Suat Öztürk on 19 Haziran 2006

Bu Rezalet Ne Zaman Bitecek?

Hayır dün yapılan ÖSS sınavından bahsetmiyorum.O da ayrı bir garabet. Ben yıllardır olduğu gibi bu sınavda da uygulananan hukuksuz başörtüsü yasağından bahsediyorum. Dün sınava girmek için okullara giden başörtülü öğrenciler yine okullardan içeri alınmadı.Bu durumda da başörtülü öğrenciler ya başlarını açmak ya da peruk takmak zorunda kaldılar.Başörtüsü yasağının en katı biçimde uygulandığı yerlerden birisi olan İstanbul Üniversitesi, kapısındaki güvenlik odasını “başörtüsü açma odasına” dönüştürülmüş adeta. Kapının bir yanından başörtülü giren öğrenci öbür tarafından YÖK’ ün istediği gibi dışarı çıkıyor. Bu insanlık dışı uygulamada bir “sorun” olduğu tüm ehl-i insaf kişiler tarafından kabul edilirken, kartel medyasının amiral gemisi Hürriyet, “Dünkü sınavda türban sorunu yaşanmadı, adaylar perukla veya başını açarak sınava girdi.” spotuyla haber yapabiliyor. Sadece bu cümle bile inancı gereği başını örten kadınlarımıza/kızlarımıza açık bir hakarettir.Tek taraflı düşünüldüğünde; evet sorun yok. Zorla öğrencilerin başını açtırırsınız, açmazlarsa da sınava almazsınız böylece ortada sorun falan kalmaz. Bu tür sorun çözmeler meşhurdur; ama dikta yönetimlerde. Demokratik ülkelerde ise sorunlar böyle görmezden gelinerek “çözüldü” kabul edilmez.

Ülkemizdeki başörtüsü yasağı tamamen keyfîdir, hukuk dışıdır. Mesele tüm boyutlarıyla yıllardır tartışıldığı ve doğrusu artık bıktırdığı için, tekraren “niçin bu uygulamanın hukuk dışı olduğunu” yazmak gereksiz. Dünyaya bakacak olursak da üniversitelerde başörtüsü, İsrail dahil -Tunus hariç- bütün ülkelerde serbesttir. Ortaöğretimlerde ise bazı ülkelerde (örn.Fransa’da) devlet okullarında yasaktır. Özel okullarda ortaöğretimlerde de böyle bir yasak yoktur.

Burada asıl sorun, başörtüsü meselesine çarpık bir şekilde bakan ve kendisini bu ülkenin doğal sahibi sanan azınlıktadır. Başörtüsüne “İnsan hak ve özgürlükleri” penceresinden bakmayı bir türlü beceremeyen bu kesim, kangren haline gelmiş bu sorunun çözümünü de giderek zorlaştırmaktadır.

Demokratik Hukuk Devleti olma iddiasındaysak eğer, bu insanlık dışı uygulamaya bir an önce son vermeliyiz. Çünkü “başörtüsü yasağı” adıyla yapılanlar, Demokratik Hukuk Devleti ilkelerine uymuyor.

Ve buradan ısrarla bu hukuksuz yasağı sürdürenlere soruyoruz:

Bu rezalet ne zaman bitecek?

Popularity: 5% [?]

Tarih & İslam Suat Öztürk on 18 Haziran 2006

“Matbaa” Hurafeleri ve Gerçekler

Bir önceki yazıda hurafelerden bahsetmiştik, yine devam edelim. Bu seferki hurafe başka; “Osmanlı’nın matbaa düşmanlığı.” Mustafa Armağan ‘ı okuyanlar bilirler. Onun kitaplarında makale aralarında “teneffüsler” vardır. Oralarda ilginç olaylara değinir Armağan. Bu teneffüslerden birinde(1) matbaa karşıtlığı hurafesine değinirken ilginç iki olay anlatır. 1932′ de yapılan Birinci Türk Tarih Kongresi’de Yusuf Hikmet Bayur, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti azası ve Riyazseticümhur Kâtibi Umumisi (bugünkü türkçeye çevirirsek, Türk Tarih Kurumu üyesi ve C.Başkanlığı Genel Sekreteri) sıfatıyla bir konuşma yapar. Konuşmasında bir Fransızca Ansiklopedinin 26. cildinin 606. sayfasında Firmin Didot isimli bir zattan, II. Beyazıd’ın memlekete matbaanın gelmesini idam cezasıyla engellediği bilgisini aktarır. Ama Bayur bu bilginin teyidini Türk kaynaklarına bakıp yapacağına Fransız yazarın sözünü desteklemek için akıllara ziyan bir “kanıt” getirir.Kanıt şöyledir:

İşbu hükümdarın meslek ve hareketlerini bildikten sonra buna inanmamak için sebep yoktur.(2)

Yani yazar demek istiyor ki, II.Beyazid’in “sofu” olduğu bilindiğine göre mutlaka bunu yapmıştır. Ne kadar bilimsel bir yöntem değil mi? Ve bu zat C.Başkanlığı Genel Sekreterliği’nin yanı sıra yıllarca üniversitelerimizde İnkılap Tarihi derslerini okutmuş ve birçok ders kitabı yazmıştır.

Matbaa hurafesi çoktur.Yine “teneffüs”ten mealen aktarayım. Bir rivayete göre de Padişahın birisi, gemilerle limanlarımıza kadar gelen kitapları içeri sokturmayıp denize döktürmüş imiş. Hatta hızını alamamış da Marmara Denizine değil, taa Adriyatik Denizi’ne göndermiş kitap yüklü gemileri.

Ama bu denize kitap dökme meselesinin gayet anlaşılır bir sebebi olduğunu tarihi kayıtlarımızdan biliyoruz. Venedik matbaalarında basılan Kur’an-ı Kerim ve Hadis kitaplarının ithaline izin verilmiştir ama öncelikle bunlarda bir hata var mı yok mu diye kontrol edilmesi amacıyla Şeyhülislamlığa birer numuna gönderilmiştir.Kurul ise, yaptığı incelemede Venedikte arapçayı iyi bilmeyen şahısların editörlüğünde basılan Kur’an nüshalarında hatalar bulunduğunu tespit ederek bu kitapların piyasaya verilmesinin dinen caiz olmadığını beyan etmiştir. Mushaflar hata kaldırmayacağına, hatalı Kur’an’lar da göz göre göre halka dağıtılamayacağına göre imha edilmesinden beşka çare bulunamamış ve yakılmaktansa denize dökülmesi uygun görülmüştür.

Bu hurafeyi dillendirenler günümüzde bile basılan tüm Kur’an nüshalarının Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Mushaf Kurulu’nda aylarca harf harf incelendiğini ve hatalı Mushafların dağıtımına izin vermediğini, dahası, Diyanet’in damgasını taşımayan Kur’an’ların ele geçtiği zaman, imha edildiğini biliyorlar mı acaba?

M.Armağan teneffüste -mealen- bunları anlatıyor. Yani bu matbaa hakkında hurafe çokluğu vak’a-i adiyedendir.

Pekii, bu matbaa işinin hakikati nedir?

Öncelikle belirteyim ki matbanın mucidi olarak bilinen Gutenberg baskı sistemini en baştan icad etmemiştir. Çünkü baskı sanatının 8.yy da Çin’de ortaya çıktığı biliyoruz. Bu blok baskının Avrupaya taşınmasından sonra Guttenberg bloktaki harfleri ayırmış, daha hızlı ve daha az maliyetli baskı yöntemini keşfetmiştir(1455). Ayrıca matbaanın Osmanlı’ya, 1727 yılından çok önce Gutenberg’den yaklaşık 33 yıl sonra -azınlıklar eliyle- girdiğini de biliyoruz. Yine, Avrupa’da 15. asırdan itibaren arap harfleriyle kitapların basıldığı ve bunların ithal edildiği bilinmektedir. Prof.Akgündüz’ün aktardığına göre(3) II.Beyazıd zamanında 19, Yavuz Selim zamanında 33 kitap basılmıştır. Bu kitapların üzerinde “II. Beyazıd’ın himayelerinde basılmıştır” ibaresi yer almaktadır.III. Murad, arap harfleriyle basılan Geometriye dair Usu’l'ül-Oklidis kitabının serbestçe satılması için 996/1588 tarihli fermanla izin ve müsaade vermiştir.Yani kitap basımına ve okunmasına engel bir durum yoktur, hele pozitif ilimlerde.

Mustafa Armağan bu netameli konu hakkındaki bir yazısında bir kısım tezlerini şöyle sıralıyor:

1. Kimse din kitaplarını yasaklamış değildir. Şeyhülislama gelen dilekçenin kendisi zaten gramer, coğrafya, tarih, matematik vb. kitapları basacağını, yani dinî kitaplar alanına girmeyeceğini yazmaktadır. Bu şekilde önüne gelen bir dilekçeye Şeyhülislamın ‘Neden dinî kitaplar da basmıyorsunuz?’ diye itiraz etmesi, en başta fetva mantığına uygun düşmezdi.

2. Osmanlı kaynaklarında hattatların ayaklanmasına dair bir bilgi yok. Ayrıca onbinlerce veya 90 bin hattatın yaşadığından bahsedilen İstanbul’un o zamanki nüfusu zaten 500 bin civarındadır. Her hattatın 5 kişilik bir aileye baktığı düşünülürse 450 bin nüfusu geçindirdikleri gibi saçma ötesi bir durum çıkar ortaya ki, bu iddiaya, hattatların şehrin ismini “Hattatistanbul” olarak değiştirilmesi önergesini Divan-ı Hümayun’a ilettikleri gibi muhteşem kuyruk ilave etmemizde herhangi bir sakınca bulunmamaktadır!

3. Necip Fazıl’a rağmen, ulema matbaaya küfür fetvası vermiş değildir. Nitekim ilk basılan kitabın başına 11 din adamının önsöz yazması ve matbaayı övmeleri bunun en çarpıcı kanıtıdır.

4. Artık ulemayı da, hattatları da rahat bırakalım ve şapkamızı önümüze koyup düşünelim: Bugün bunca matbaamız olmasına rağmen Cemil Meriç’in kitapları 500 adet basılıyor ve birkaç yılda zor satılıyorsa sorun zannettiğimizden çok daha derindedir. Suçu birilerinin üzerine atarak sorumluluktan paçayı sıyıramayız. Unutmayalım: Bu toplum bugün hangi gerekçelerle kitaba mesafeli duruyorsa 200 yıl önce de aynı gerekçeler, hem de fazlasıyla, mevcuttu.

Gerçekten de kitaba mesafeliyiz. İ.Müteferrika’nın yirmi yıllık çalışma hayatında yirmi bir kitap basabildiğini, Müteferrika’dan sonra da kırk altı yıl kitap basmaya ara verildiğini biliyoruz. Bu da basılı kitaba talep olmadığına işaret ediyor. Halbuki 1879’da Paris’te hayata giren telefonun, 29 yıl sonra İstanbul’da devreye konduğunu, ama Osmanlı sonrası Cumhuriyet döneminde,1926’da Londra’da başlayan televizyon yayınının ülkemize 44 yıl sonra girdiğini düşünürsek, Osmanlı’nın zannedildiği gibi karakteristlik bir tutuculuğu olmadığını rahatlıkla görebiliriz.

Tarihimizi günahıyla sevabıyla benimsemeyi öğrenmeliyiz. Maalesef ülkemizde bu gibi hurafeleri kullanarak geçmişine sövenler oldukça fazla.

Düştüğümüz yeri bilirsek, belki ayağa kalkmayı denemek için iyi bir başlangıcımız olur.

(1)Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler / Timaş Yay.2005 s.58
(2)Birinci Türk tarih Kongresi:Konferanslar, Münakaşalar, İstanbul 1932 T.C.Maarif Vekaleti.s.516
(3)Bilinmeyen Osmanlı / Osav Yayınları İst.1999 s.214

Popularity: 8% [?]

Güncel & Toplum & İslam Suat Öztürk on 17 Haziran 2006

Aiberg Masalı ve Gerçek İslam

Geçtiğimiz günlerde sahte ismi Hans Von Aiberg olan,ihtida etmiş avrupalı biliadamı görüntüsü ile kitaplar yazıp “hanif islam” adlı bir öğretiyi yaymaya çalışan birisi tutuklanmıştı. “İslam Dini’ni kullanarak nitelikli dolandırıcılık yapmak” iddiası ile bir üniversitede öğretim üyesi olan eşiyle birlikte tutuklanan sahte bilimadamı Hans von Aiberg, 25 yıldır kendini din âlimi, UFO ve fal uzmanı, Kültür Bakanı danışmanı, gazeteci ve NASA görevlisi olarak sunuyor etrafına topladığı cahil bir kitleye kitapları ve internet siteleri vasıtası hükmediyordu. Gerçek adı Bülent Ayberg olan bu şahsın macerası yeni değil. Yaklaşık 25 yıllık bir öyküsü var bu meselenin. Bu sahte bilimadamının kimliği pek çok kez deşifre edildi aslında. Bugüne kadar İslam’a yamanmaya çalışılan; “İnsanlar tarafından çekilmiş cin fotoğrafı”, “Kur’an okuyan annesine saygısızca davrandığı için fareye dönüşen Ürdün’lü kızın görüntüleri“, “ölüm anında secde eden firavunun iskeleti” vb. birçok medyatik hurafenin içyüzünü ortaya çıkartan Ali Murat Güven , bu sahte bilimadamının da kimliğini daha 1990 ‘lı yıllarda deşifre etmişti. Bu meselenin tüm yönlerini oldukça uzun bir röportajla karakutu adlı internet sitesinde kamuoyuna duyurdu Ali Murat Güven. İki bölüm halindeki bu röportajı şu linklerden okuyabilirsiniz : (Bölüm 1) - (Bölüm 2) Uzunluğuna bakmadan, “Sahte Profesör Hans Von Aiberg başlıklı bu röportajın tamamını okumanızı tavsiye ederim.

Buradaki asıl mesele “modern efsane” olarak da tabir edilebilecek bu tür haberlere ve/veya bilgilere bazı insanlarımızın kuşku bile duymadan hemen inanması. Yukarıda da yazdığım gibi Ali Murat Güven’in büyük bir özenle ortaya çıkarttığı, “Lanetli Kız” , “Sahte Ramses” , “Efsane Cin” haberleri ya da son olayda gördüğümüz, ne yaşantısının ne de söylediklerinin büyük çoğunluğunun İslam’la bir ilgisi bulunmayan, ama etrafında İslamî söylemlerle küçük de olsa bir kitle oluşturabilen “sahte şeyh” örnekleri gibi olaylar malesef vaka-ı adiyeden oldu artık. Bunun hiç kuşkusuz cehaletle yakından ilgisi var. Bunu kırmak kolay değil. Maalesef aynı cehalet sadece avam tabakasında değil, bir kısım alimlerde de olabiliyor.

İslam Dini bir akıl ve mantık dinidir. Kur’an-ı Kerim birçok ayette “aklınızı kullanın” hitabını yapar. Kuşkusuz Müslümanlar İslam’ı kabul etmiş bir bilimadamının varlığından hoşnut olurlar. Bunun birçok samimi örnekleri de mevcuttur. Ya da Kur’an’a hakaret eden insanlardan rahatsız olurlar. Bunda da anormal bir şey yok. Ama İslam’ın “müslümanlığı kabul etmiş bilimadamına” ihtiyacı olmadığı gibi Müslümanlarında “Kur’an’a hakaret eden bir kişinin anında cezalandırılması” gibi iman arttırıcı (!) bir şeye ihtiyacı yoktur. Teolojisine inanmayanların dahi hayran olduğu, Efendimiz(sav) gibi bizlere eşsiz bir ahlâk ve yaşam modeli sunmuş bir Peygamberin ulaştırdığı son ilahî Vayh’e; İslam’a müntesip olupta, böylesi yollara tevessül eden müslümanları görmek şahsen beni hüzne garkediyor.

Popularity: 8% [?]

Kadın & İslam Suat Öztürk on 17 Haziran 2006

Nisyan

Şeyhin biri müridiyle giderken bir köyün yanından geçmişler. Şeyh demiş ki:

-Evladım, ben şu incir ağacının altında biraz nefesleneyim, sen de al şu testiyi, git köyün çeşmesinden dolduruver bir zahmet.

Mürid gitmiş çeşmeye. Bir de ne görsün, çeşmenin yanında dünya güzeli bir kız testisini dolduruyor. Takılmış peşine. Yolda aşkını ilân edivermiş. Kız da ondan hoşlanmış ve “Babamdan iste beni” demiş. Delikanlı da gidip babasından Allah’ın emriyle, Peygamber’in kavliyle kızı istemiş. Adamın gözü delikanlıyı tutmuş, “verdim gitti” demiş. Derken çocukları olmuş, aradan yıllar geçmiş, çocuklar büyümüş, hatta en son babalarına demişler ki:

-Baba bize destur ver de gidip rızkımızı arayalım.

Çocuklar gitmişler, derken bizimki iyice yaşlanmış. Bu sırada kayınpederi vefat etmiş, çok geçmeden hanımını da kaybetmiş ve öylece yalnız, tek başına kalmış. Birdenbire incir ağacının altında unuttuğu şeyhini hatırlayıp “Eyvah!” demiş, “Ben ne yaptım?” Hemen koşup bir testi almış ve çeşmeye gidip doldurduktan sonra koşa koşa incir ağacının yanına gitmiş.

Bir bakmış ki şeyh hâlâ ağacın altında, ayaklarını uzatmış oturmakta. Şeyh tebessüm ederek şöyle demiş bizim delikanlıya:

-Evladım nerede kaldın? Az kalsın ben de gidecektim!

* * *

Buyrun kıssadan hisseye…

Popularity: 14% [?]

Güncel Suat Öztürk on 15 Haziran 2006

Ekran Kirliliği ve Can Dündar

Ben televizyon izlemediğim için haber sitelerinden öğrenmiştim, M.Ali Erbil'in geçtiğimiz günlerde ATV ekranlarında yaptığı terbiyesizliği.

Bugün köşe yazarlarını okurken Can Dündar'ın bu konu hakkında yazdığı yazısını gördüm. Can Dündar siyasetle ilgili (Ecevitin mavi gömleği, Erdal İnönü'nün efendiliği, Danıştay saldırısı ve İran parmağı, Başbakana kibar bir tehdit olarak, "Demirkırat Belgeseli" ni  izlemesini tavsiye etmesi vb) inciler döktürmediği zamanlarda gerçekten güzel yazıyor. M.Ali Erbil hakkında yazdığı "Çukurun Dibinde" başlıklı yazı buna güzel bir örnek:

Kibri, vicdanından büyük Mehmet Ali Erbil'in…
Merhameti, kabiliyetinden az…
Üzerine sahte bir rahmet gibi yağan sahne ışıkları gözünü öyle kör etmiş, insafını öyle köreltmiş ki, maskotunun tumanını taammüden indirip onu donsuz, uluorta rüsva ettikten sonra kıkırdayarak, "Yakaladı mı kamera?" diye sorabildi.
"İş kazasıdır; canlı yayın cilvesi" diye omuz silkebildi.
Bir nedamet emaresini bile sadık Hilmi'sinden, seyircisinden esirgedi.
Belki de bu vurdumduymazlıktır, onu gösteri dünyasının kral tahtına oturtan, devirdiği çamların üstünden gamsız atlatan, "Oldu bir kere, bir sonraki işe bakalım" diye rahatlatan…
Yoksa sızlayan bir yürek, servete boğulsa da, kendi yarattığı trajediye kolay katlanamaz.
Merhamet ile mülkiyet kolay uzlaşamaz.
***
Yoksulluk her erdemi yer.
Ama görünen o ki varsıllık da erdem kâsesinden besleniyor.
İnsan paranın sahtesini yaptığı gibi, para da insanın sahtesini yapıyor.
Ama öyledir diye, son skandalı da hafızamıza gömmemeliyiz; tersine bu rezaletten Erbil'in çıkaramadığı dersi söküp çıkarmalıyız.
Evet, bu bir "yol kazası"dır.
Susurluk da sistemin yol kazasıydı. Ve o kaza birikmiş cümle cerahati döktü ortaya…
Gevrek kahkahalar eşliğinde aşağı çekilen o pantolonun altından çırılçıplak sergilenen de artık miyadını doldurmuş ve bu topluma pahalıya mal olmuş bir yayıncılık zihniyetidir; ki Erbil'in seviyesinden başlar, onu istihdam edip şişirenlere dek tırmanır. Her gece hem vah vahlayan hem alkışlayan seyirci kitlesinin hayranlığından beslenip tekrarlanır.
***
İnce hicivle yola çıkıp kaba saba soytarılığa dönüşmüş bir eğlence düşkünlüğünün bataklığındayız artık…
Pespayelik çukurunun dibindeyiz.
Öyle bir mezbaha ki kurulan; kurban edilenlerin cellatları da kurban…
Cellat, çaresizliğin son kertesinde kendisine hayranlık duyan fukaraya, sakata, naçara takla attırıp nafile yalvartarak eğlenirken, onun celladı da onun taklalarını izleyip eğleniyor.
Ama unutmayın:
"Yoksulların gözleri" bu hunharlığı izliyor.
Elbet bir gün yol, kazaya doyacak.
Ve muhtemelen o gün indirilen, sizin pantolonunuz olacak.

Çok sık rastlayamadığımız için,  bu romantik yazarımızın güzel yazısını paylaşmak istedim. Gerçi mensup olduğu medya grubunun, bu kirlilikte en büyük paya sahip olduğunu bilmesine rağmen hala aynı grupta çalışabilmesindeki çelişkiyi kendisine nasıl açıklıyor bilemiyorum ama bu, bugünkü yazısının hakkını vermeme engel değil..

Popularity: 5% [?]

Düşünce Suat Öztürk on 14 Haziran 2006

Yalnızlık..

Gustave Janouch Franz Kafka ‘ya bir vesileyle şöyle sorar:

- [Gerçekten de] o kadar yalnız mısınız?

Kafka başıyla tasdik eder.

- Kaspar Hausen kadar mı?

Kafka güler:

- Onunkinden de beter… Ben Franz Kafka kadar yalnızım!(*)

(*)G.Janouch, Gesprache mit Kafka,s.41 Frankfurt, 1961 -(Cenab-ı Aşka Dair,Dücane Cündioğlu)

Popularity: 5% [?]

Güncel & Düşünce Suat Öztürk on 13 Haziran 2006

Cemil Meriç’i rahmetle anıyoruz..

Bugün(13 Haziran) Üstad Cemil Meriç‘in ölüm yıldönümü. Büyük mütefekkir, hakikat aşığı, münzevi aydın Cemil Meriç 19 yıl önce 13 Haziran 1987′ de aramızdan ayrılmış ve ebediyete intikal etmişti.Üstad’ı bir kalıba sığdırmaya, bir ideolojiye hapsetmeye çalışanlar hep olmuştur. Ama Cemil Meriç kalıplara, ideolojilere sığmayacak kadar geniş düşüncelidir. O, gerçek bir entellektüel ve hakikat savunucusudur. Cemil Meriç’i kelimelerle anlatmak zor. En iyisi kendi kelimelerini kullanmak. Cemil Meriç “Kimim ben?” sorusunu kendisine sorar ve şu cevabı verir: “Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.” Yine başka bir yerde kendisini anlatırken “Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla… Ben kalemimle doğmuşum. İnsanlar kıyıcıdırlar, kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim düşman bir dünyayı” der.

Kütüphanesinde 13000 cilt kitap vardır. 38 yaşında gözlerini kaybettikten sonra iç dünyasına nazar eden, eserlerini dikte yoluyla yazdıran Meriç, kızı Ümit Meriç’in deyimiyle “Sahnede tirad yapan büyük bir aktör” gibi konuşur. Birçok aydınlanmacıyı yerinden zıplatan sözler söylemiştir. Cemil Meriç, batının medeniyet kronolojisi olan Yunan, Roma, Bizans ve aydınlanmaya “aptalların tarihi” der. Meriç’e göre Avrupa bir köleler medeniyetidir. “Avrupalının sırtından kıbaç izi silinmiş ama ruhundan silinmemiştir, bu yüzden acımasız ve gaddardır, Frank azad edilmiş köle demektir ” derken bu gerçeğe vurgu yapar.

İdeolojileri yerden yere vuran, “İdeolojiler, akla giydirilen deli gömleği gibidir.” diyen Meriç, tarafsızlığa da şiddetle karşıdır. “Objektiflik namussuzluktur, ben tarafım, hakikatin tarafındayım” demesi ve ömrü boyunca bunun mücadelesini vermesi onun entellektüel dürüstlüğünün de göstergesidir aynı zamanda. “Spinoza kırk dört yaşında ölmüş, Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum” derken kendinden oldukça emindir.

O’nun satıraralarından fırlayan sözleri bile, ezberlerini bozmak istemeyenleri sersemletmeye yeter. “Bu Ülke“de “Gerici Kim” sorusuna tokat gibi cevap verir :

Canavarlarla dolu bir ormandayız. Yolumuzu hayaletler kesiyor. Tanımadığımız bir dünya bu. İthal malı mefhumların kaypak ve karanlık dünyası. Gerçek, kelimeler arkasında kayboluyor. Ne güzel tarif: “Gerici, bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeye çalışan (kimse)” (Meydan-Larousse). Tarifin tek kusuru bu ucubenin hangi çağda, hangi ülkede yaşadığını söylememesi. Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.IV. Murat’a, “Süleyman devrine dön!” diye haykıran Koçi Bey’den Reşit Paşa’ya kadar Osmanlı Devleti’nin bütün ıslahatçıları gerici. Dante, yaşadığı çağdan iğrenir. Balzac eserini iki ezelî hakikatin ışığında yazar: kilise ve krallık. Dostoyevski maziye âşık. Dante gerici, Balzac gerici, Dostoyevski gerici! Gerici, ilerici… Düşünce hürriyeti bu mülevves kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar, düşünce hürriyeti ve düşünce namusu.”

Düşünceye gönül vermiş bir insan. Ne yazık ki ülkemizde düşünce adamlığı kıtlığı içinde çok acı ama yerinde bir tespit yapıyor Meriç: “Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?” Cemil Meriç amacını ve misyonunu da şu veciz sözlerle anlatıyor: “Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın daha doğrusu bir ülkenin; idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim.”

Bırakın okumayı/anlamayı, ‘Cemil Meriç’ ismini bile duymamış, tahsilli bir kitle var bugün neyazık ki. A.Turan Alkan’ın yaşadıkları buna iyi bir örnek. Cemil Meriç’in “evladım siz kaybedilmiş bir nesilsiniz” sözü yürekleri burksa da hala doğruluğunu koruyor. Geçmişten zorla kopartılan körpe zihinler, nereye ait olduklarını bilmeden amaçsız bir şekilde günlerini geçiriyor.

Cemil Meriç ile ilgili bildiğim tek internet sitesi buydu. Fakat nedense bu site açılmıyor.(*) Cemil Meriç’i okumayanlar, fikirlerinden ışıltılar bulmak ve okumak için çok iyi sebepler olduğunu görmek için O’nunla yapılmış, beş söyleşiye buradan ulaşabilirler. Ayrıca hem Cemil Meriç’in kendi kitaplarına, hem de Meriç’le ilgili diğer kitaplara da buradan bakılabilir.

Üstad, 13 Haziran 1987′de kendisini uzunca bir müddet yatağa mahkum eden hastalığından sonra 71 yaşında vefat eder. Bizlere müthiş bir miras bırakmıştır, tabii ki görebilene.. Rabbim rahmet eylesin diyorum.

“Zavallı Türk aydını… Batılı dostları alınmasın diye hazinelerini gizlemeğe çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev, papağanlaşır.” (Umrandan Uygarlığa, s.9) C.Meriç.

(*) Müzmin Bey’in domain bilgilerini vermesi üzerine site yetkilisi Emine Hanım’a durumu bildiren bir e-posta göndermiştim. Sağolsun az önce cevap geldi ve sitenin teknik bir arıza nedeniyle geçici bir süre için kullanılamadığını ama şu an itibarı ile açıldığını bildirdi.(yine de bir rezerv koydu Emine hanım, sitenin net’e taşınması bir saati bulabilirmiş.) Yani www.cemilmeric.net e artık ulaşılabiliyor.

Popularity: 5% [?]

Güncel & Tarih Suat Öztürk on 12 Haziran 2006

Unesco’nun Sansürü

Bugün Zaman gazetesinde bir haber okudum. Birleşmiş Milletler’e üye ülkeler arasında eğitim, bilim ve kültür alanlarında işbirliğini özendirmek amacıyla kurulan Unesco, beğenmediği tarihi belgeleri değiştirtmeye kalkışmış.Yani resmen sansür teklif etmiş. Paris’te geçtiğimiz hafta düzenlenmesi planlanan Osmanlı Arşivleri Sergisi, Unesco’nun sansür teklifinin Dışişleri Bakanlığı ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından reddedilmesi üzerine iptal edilmiş. Hayret edilecek birşeyki Unesco yetkilileriyle müzakere yapan Türkiye’nin kurum nezdindeki daimi temsilciliği, beş belgenin çıkarılmasına ve ikisinin değiştirilmesine ilk anda onay vermiş. Daha sonra mesele bakanlığa intikal ettiğinde, bakanlık sansür teklifine sert karşılık verince de sergi iptal edilmiş.

Habere göre sergiden çıkartılması ve değiştirilmesi istenen belgeler şunlar :

Sergiden çıkartılması istenen belgeler :

1- Ermeni memur ve tüccarların mahzarı

Bir kısım Ermenilerce ortaya çıkartılmaya çalışılan anarşik olayların Ermenilerin büyük çoğunluğu tarafından desteklenmediğine ve kendilerinin eskiden olduğu gibi Devlet-i Aliye’nin sadık tebeası olmaya devam edeceklerine dair Ermeni memur ve tüccarından bazılarının takdim ettikleri mahzar. 1889 / BOA.Y.PRK.AZJ.18-13

2- Ermeni komite reislerinin pişmanlık mektubu

Bizler Ermeni milleti olarak Osmanlı padişahlarının diğer tebeaya olduğu gibi Ermenilere de pek çok lütuf ve ihsanda bulunduklarına şahidiz. Zaten İslam ve Ermeni milletleri arasında eskiden beri dostluk münasebetleri mevcuttur. Bazı bozguncuların yalan sözlerine rağmen biz Osmanlı Devleti’nin hizmetinde sadıkane çalışmaktan geri durmayacağız. Zira Osmanlı uyruğunda olmak bizim için bir iftihar meselesidir. 1898 / BOA.A.DVN.NMH 34/2_4

3- Ermenice mektup

Yaptıklarından pişman olan Ermeni komite reislerinin iltica taleplerini bildiren Ermenice mektup. 1898. A.DVN.NMH34/2_3

4- Sırbistan’da huzurun bozulmasını engellemek için gereken tedbirlerin alınması

Sırp Milleti Başknezi Mihal Obranoviç’e hüküm ki sadık vatandaşlarımdan olan Sırp milleti refah ve huzur içinde kanunlara bağlı olarak yaşadıkları halde bazı serserilerin bu huzurlu ortamı bozmak için cemiyetler kurup kanunlara aykırı davrandıklarını ve halk içinde dedikodu çıkardıklarını duydum. Eski defterdar Musa Safveti’yi bu husus için memur tayin ettim ve gerekli parayı kendisine verdim. Tanzimat kanunları doğrultusunda bu uygunsuzlukları iyice inceleyip bütün dedikodulara son verin ki asayiş sağlansın. Son derece dikkatli olun ve fermanımın aksine hareket etmekten sakının. 1840 / BOA. Mühimme Defteri 254, hüküm 104

5- Sırbistan Senatosu üyesi ve bazı ileri gelenlerden Osmanlı Devleti’ne iltica edenlere maaş tahsisi

Sırbistan Senatosu üyesi ve bazı şahıslar Miloş Bey’in kendilerine yaptığı muamelelere tahammül edemediklerinden Osmanlı Devleti’ne iltica etmişlerdir. Bunlardan ilk gelen iki senato üyesine ikibin beşyüz kuruş tahsis edilmişti. Sonradan gelen sekiz kişiye maaş tahsisi ve bazı malzemelerin tedariki için de toplam on bin kuruş verilsin. 1869 / BAO. İ.Hariciye 9331

Altı çizili kısımlarının değiştirilmesinin istendiği belgeler:

1- İspanya ve Portekiz’den kovulmalarıyla Osmanlı Devleti’ne iltica edip Edirne’ye yerleştirilen Musevilerin tahrir defterindeki kayıtları. 1519/ BOA, Tahrir Defteri 77, s.39-41

2- Avusturya karşısında zor durumda bulunan Macar Kralı Rakofçi’ye Osmanlı Devleti’nin dostu olduğu sürece yardım edileceği. Macar Kralı Rakofçi, Avusturya zulmünden şikayetle atalarına gösterilen yardımın kendisine ve halkına da yapılması için Osmanlı’ya müracaat etmiştir. BAO. / Name-i Humayun Defteri 6, s.379-380

Değiştirilmesi istenen; ancak bundan vazgeçilen belge:

Polonezköylülerin Osmanlı vatandaşlığını kabul etmeleri

Daha önceleri Polonyalı Prens Çartorski adına bir arazi olarak kaydı bulunan Beykoz’a bağlı Polonezköy halkı Meşrutiyet’in ilanından sonra yabancılık iddiasından tamamen vazgeçerek Osmanlı tabiiyetini kabul temişlerdir. Aralarında henüz nüfüs cüzdanı almamış olanlara kimlik verilecektir. Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nce asayiş ve intizamları temin edilecek ve kendileri ödemeleri gereken vergilerini düzenli olarak ödeyeceklerdir. Geçmiş dönemlerden kalan vergi borçları affedilecektir. 1911 / BOA.DH.SN.THR 18/62_1

Unesco hayranı humanistlerimize duyurulur.

Popularity: 5% [?]

Next Page »