Tarih & Bilim & İslam Suat Öztürk - 05 Şubat 2007 12:03 am

İslam ve Bilim

Daha önceki yazılarımdan  birinde  Mayıs 07′de İstanbul’da açılacak olan “İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi” nden bahsisle İslam Bilim Tarihi uzmanı ve Frankfurt Üniversitesi Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü Başkanı Prof. Fuat Sezgin Hoca’dan bahsetmiştim.

Fuat Hoca’nın  geçtiğimiz günlerde  Malezya Teknik Üniversitesi’nce kendisine fahri doktora ünvanı verilmesi sırasında yaptığı konuşması Zaman’da yorum olarak yayımlandı.  Bunu daha önce yazacaktım ama ancak fırsat bulabiliyorum.

Son derece önemli noktalara temas eden Fuat Sezgin’in konuşma metnini mutlaka okumanızı öneririm. Yazının tamamı okunmalı - uzun değil merak etmeyin-  ama ben bir  kısmını alıntılayıp üzerine birşeyler söylemek istiyorum:

16. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünyasındaki bilimler yaratıcılıklarını kaybedip, Avrupalılar öncü rolünü üstlendiğinde, ne Müslümanlar yeni dönemin ortaya çıkışındaki kendi rolleri hakkında bir bilgi sahibiydiler, ne de Avrupalılar öncülük konumuna nasıl ve nereden geldiklerini bilecek durumdaydılar. Bunun üzerinden yaklaşık iki asır geçtikten sonra bazıları, Avrupa’daki bu gelişmeyi doğrudan doğruya eski Yunan’la irtibatlandıran ve Arap-İslam kültür çevresinin sekiz asırlık yaratıcı dönemini görmezden gelen, gerçeklere aykırı bir Rönesans tanımına ulaştılar.

Tam bu yanlış değerlendirmenin neredeyse bir konsensus kesinliği kazanmaya başladığı dönemde, birtakım Avrupalı âlimler Arap-İslam bilimleriyle meşgul olmaya ve onun değerini takdir etmeye yöneldiler. Hatta 18. yüzyılın sonlarına doğru ve 19. yüzyılın başlarında, bilimlerin ulaştıkları mevki bakımından Arap-İslam kültür çevresinin önemini savunan bir hümanistler grubu gelişmişti. Bu grubun en meşhur siması Johann Wolfgang Goethe idi. Arap-İslam kültür çevresinin bilimler tarihindeki başarılarıyla tanışma süreci için paha biçilmez bir gelişme, Ernest Renan, Jean-Jacques Sédillot, oğlu Amélie Sédillot, Joseph-Toussaint Reinaud ve Franz Woepcke gibi Avrupalı Arabistlerden oluşan bir grubun 19. yüzyılın ilk yarısında Paris’te Bibliothèque Nationale’deki Arap el yazmalarının önemli bir kısmını incelemeleridir. Bu âlimlerin felsefe, astronomi, matematik ve coğrafya alanlarında ulaştıkları sonuçlar, bilimler tarihiyle ilgili pek çok çağdaşlarını hayrete düşürmüştü.

[…]

Bilimler tarihi yazımı sahası Batılı dünya için bir lüks gibi görünebilir. Ama aynı şey İslam dünyası için büyük bir önemi haizdir. Yaratıcı geçmişini bilmek, bilinç (üstünlük duygusuna kapılmadan) ve bireyin yetkinliğine güven temin edecektir.

[…]

Burada özellikle vurgulamak isterim ki, bütün bu çabalarımızda ve ulaştığımız sonuçlarda “biz bulduk” heyecanı ile değil, bilakis, -özellikle Arap-İslam kültür çevresi söz konusu olduğunda tashihe muhtaç olan- insanlık bilim tarihinin bütünlüğü inancıyla hareket ediyoruz. Bu anlamda, bu bilimlerin son yüzyıllarda Avrupa’da başlayan safhasını yabancı tanımıyor, tam aksine, Arap-İslam dünyasında gerçekleştirilmiş olan gelişimin bir devamı olarak tanıyoruz. Şimdi ise Müslümanlar bir yabancılık duygusuna kapılmadan bu kültür çevresinin başarılarından o denli çok şey öğrenmeli ve almalıdır ki, sonunda kendi emekleriyle ona katkıda bulunsunlar.

 

Bilenler zaten İslam Medeniyeti’nin tarihsel gelişimini ve insanlığa katkılarını biliyor.

Burada İslam’ın parlak geçmişinden bahsetmek geçmişe öykünmek değil. Bazıları bunu böyle algılıyor ve tepki gösteriyor.

Medeniyetler dönüşüm geçirirler, birbirlerinden etkilenirler. Eski Yunan medeniyeti, Doğu medeniyetlerinden; Hind, İskenderiye, Mısır medeniyet havzalarından etkilenmiştir.

İslam medeniyeti, yine İskenderiye, Mısır, Hind, Çin ve Eski Yunan medeniyetlerinden etkilenmiş, aldığı bilgileri dönüştürmüş üzerine birçok ilaveler yapmış hem düşüncede hem bilgide/teknolojide özgün fikir ve yapılar ortaya çıkartmıştır.

Batı medeniyeti de İslam’dan çok büyük ölçüde etkilenmiş aldığı temellerin üzerine özgün ilaveler yapmıştır. İnsanlığın ilmi mirası kuşaktan kuşağa, medeniyetten medeniyete geçer.

Fakat gelinen noktada batının düşünce/medeniyet tarihinde kendini merkeze aldığı ve çok ketum davrandığı da açıktır. Bugün Batı düşüncesi felsefeyi kendisinden yani, Eski Yunan’dan başlatır ama bu kesinlikle yanlıştır.

Yine bilenler bilir ki  Eski Yunan filozoflarının yaşadığı yıllarda Doğu’da,  Mısır ve  İskenderiye’de tahsil görmeyen hakimlere (O zaman filozoflara “hakim” deniyordu, sonradan filozof denmeye başlandı) “hakim” gözüyle bakılmazdı.

Batılı görüşlerin bu çarpıklığı tarihsel çağların sınıflandırılması içinde geçerlidir.

Dünya tarihi sınıflandırmasında sürekli kullanılan ”Ortaçağ” kimin ortaçağıdır? İslam dünyasının mı, Hind’in mi, Çin’in mi yoksa Avrupa’nın mı?

Bütün bunlar  tarihe, bilime düşünceye Batı merkezli bir bakış açısının ürünüdür.

Fakat gerçek böyle değil. 

Bu tür şeylerin bilinmesi pozitivist bir ezber olan “İslam(din)  sizi/bizi geri bıraktı” söyleminin yanlışlığının gösterilmesi için önemli. Fuat Hoca’nın da dediği gibi  yaratıcı geçmişi bilmek, bilinç  ve bireyin yetkinliğine güvenmek burada önemli olan. 

Bunun dışında da kimse “yaa ne güzel, su pompasını, dünyanın ilk tankını biz yapmışız, haritalar çizmişiz, tıpta müthiş ilerlemişiz, astronomide, matematikte, felsefede çığır açmışız, hadi bunlara bakıp esinlenerek yeniden birşeyler yapalım” dediği yok.

Medeniyetin şu anda geldiği nokta ortada. Birşeyler yapılacaksa mevcudun üzerinden yapılacak.

İslam Bilim Tarihi’nin önemine vurgu yapan müze, konferans kitap vb. her türlü girişim, geçmişimize dair hakkaniyetli bir resim çizme çabası ve üzerimize yapıştırılmış yaftalardan ve aşağılık komplekslerinden kurtulmamız için psikolojik seanslar bana göre.

Ve bu yüzden de bu çabaları çok önemli buluyorum.
 

Popularity: 45% [?]

“İslam ve Bilim” icin yapilan 10 yorum var.

  1. 05 Şubat 2007 - 12:05 1.çuvaldız

    “Uluslararası akademik başarı listelerinde ilk 500′e bile giremeyen Türk üniversitelerinin yolsuzluk sicili kabarık çıktı. 2003 yılında kurulan Kamu İhale Kurumu (KİK) mercek altına aldığı 47 üniversitede, çeşitli yolsuzluk ve usulsüzlüklerle karşılaştı. 4 yılda masaya yatırılan 690 ihalenin 240′ında şaibe görüldü. İncelenen ihaleler üniversitelerin yaptığı toplam ihalelerin sadece yüzde 5′ini kapsıyor. KİK’e yansıyan usulsüzlüklerin en yoğun olduğu yer İstanbul Üniversitesi. Onu Gazi ve Ondokuz Mayıs üniversiteleri izliyor. Listede Boğaziçi, Galatasaray ve ODTÜ de var.”

    Bu alıntı bugünkü Zaman gazatesinin bir haberinden.

    Martin Lings’in kaleme aldığı Hz Mıhammedin hayatı adlı kitabın bir yerinde savaş ve rüşvet sözkonusu olduğunda peygamberimize rüşvet teklif edilmesi konusunda karşı çıkan birine sonuç itibariyle rişvetin bazın gerekli olabileceğine dair bir ifade yer alıyor.

    Şimdi merak ettiğim;bu üniversitelerden bazıları ilk %500′e girmiş olsalardı % 5 lik ihale yolsuzluğunu nasıl değerlendirirdik?

  2. 05 Şubat 2007 - 12:38 2.Suat Öztürk

    Sayın Çuvaldız,

    Zaman’ın haberini manşet olarak görmüş ama bakamamıştım.

    Habere göre incelenen üniversitelerin tamamında yolsuzluk tespit edilmiş.

    690 ihalenin 270′inde yolsuzluk tespit edilmiş. Çok yüksek bir oran.

    Yolsuzluklar incelenmeyenler de dahil toplam ihalelerin % 5′ini oluşturuyor.

    Burdaki %5, incelenmeyenler “temiz” kabul edildiğinde geçerli. Oysa ki incelen ihalelerde bu oran % 40′ı buluyor.

    Yani üniversitelerdeki yolsuzluk oranı % 5 dir diyemeyiz. Ama bu kesiti genelleştirisek % 40 gibi korkunç bir rakam çıkması mümkün.

    Peygamberimizn “harp hiledir” şeklinde bir hadisini biliyorum.

    Savaş dışında hile -ya da bunun içine giren rüşvete- cevaz verildiğine dair benim bildiğim hiçbir nass yoktur. Ünv. yolsuzluğu bambaşka bir olay yani..

    Selamlar..

  3. 05 Şubat 2007 - 14:51 3.çuvaldız

    Cehalet;yenilmesi gereken tek düşman ise onunla yapacağınız savaştaki aracınız eğitimdir.Bilgi sizin strateji kurmanıza olanak sağlar, ve onu elde etmek için de pek çok yol olduğu malum.

    Bilgiyi elde etmenin ve onu aktarmanın bir bedeli olduğu kesin.Bütçesi kısıtlı bir üniversitede bazı firmalara yolsuzluk kapsamına girecek”rüşvet” ödenmişse bunun nerde ve nasıl kullanıldığı bence önemlidir.Bunlar sadece ve sadece kişisel menfaat amacıyla yapılmış ise üniversitelerin bu şekilde karalanmış olması,toplumun eğitime ve eğitmenlerine olan inancını iyice sarsmaz mı?

    Belki ilişkiyi çok dolaylı kurduğum için;bildiğim kadarı ile hükümetin 100 adetlik oldukça pahalı savaş uçağı alımına bütçe ayırması söz konusu(detaylarını bilmiyorum takip etmedim)

    Diğer taraftan arge’leri için ayrılan bütçelerinin yetersizliği nedeniyle şikayetçi olan üniversiteler,tıkanıp kalan eğitim ve basiretsizliği,hiçbir yeniliğin yada buluşun altına imza atamayan ve ancak eğitmen olan bilim adamları….(işinin hakkını verenler hariç tabii ki)

    Umarım şimdi kurduğum ilgiyi açıklayabilmişimdir.

  4. 05 Şubat 2007 - 17:59 4.Suat Öztürk

    Sayın Çuvaldız,

    Bir okul müdürü arkadaşım var.

    İmkanları yetersiz ve hakikaten zor durumdalar.

    Okul kayıtlarında mecburen usulsüz biçimde para topluyorlar ve bunu eğitim araçlarında kullanıyorlar.

    Ayrıca bir takım mutat ihtiyaç kalemleri için verilen istihkaklarını ilginç ihale yöntemleri ile “daha acil” ihtiyaçları için kullanıyorlar.

    Sanırım siz bu gibi bir çarktan/suistimalden sözediyorsunuz.

    Eğer kişisel menfaaat olmuyorsa ve kanuni boşluklar okul lehine kullanılıyorsa bunun mahzuru olmasa gerek bence de.

    Saygılar.

  5. 05 Şubat 2007 - 20:36 5.Talha Can

    Teşekkürler Suat Abi,
    Konferans ve müze hakkındaki görüşlerinize katılıyourm efendim. Kuşkusuz sosyal hayatımızın ekseni olması gereken marjinalliği (fildişi kulelerle karıştırılmasın) medeniyet birikimi ve analizinde de ihtiyacımız var. Medeniyetler etkilenmesinde etnosantarist tutumlardan uzak, birikimci ve faydacı yaklaşımlardan ele alınmalıdır. tabi ki birşeyler yapılacaksa mevcut olanın üstüne birşeyler eklenmeli, homojenlik aranmamalı.
    “insanlar… Hangi dünyaya kulak vermişse öbürüne sağır…” İ. Özel
    Muhabbetle…

  6. 05 Şubat 2007 - 20:57 6.levent

    Edward Said diyor ki: “Ne doğu vardır, nede Batı. bu taksim, dün
    yayı ikiye ayırmak ve bütün geri kalmışlık sıfatlarını Doğu’ya vere
    rek, Batı’nın uyanış ve kalkınma merkezi olduğunu düşündürtmek isteyen Avrupa Emperyalizminin ürünüdür.”
    Bu alıntı dünkü Radikalde Mısır Ehram gazetesi yazarı Muhammed Selmavi’nin yazısında yer alıyordu. Yazar Mısırlı
    romancı Necip Mahfuz ve Orhan Pamuk’u karşılaştırarak, her
    iki yazarın ülkelerinin müslüman olmasından hareketle; Mahfuz
    ve Pamuk’un ülkelerinin modernleşme öncesi belirleyici kimliği
    olan İslamla barışık olmalarına dikkat çekiyor.
    Selim kafayla, hakaret etmeden olguları değerlendirebilme,
    Entellektüel yapının taşlarındandır diyebiliriz. Orhan Pamuk’u
    korkutup kaçırmayı becerdiğimize göre şimdi eserlerini daha
    sakince inceleyebiliriz sanırım. Nobele uzanan bu iki müslüman yazarın Doğu ve Batı karşıtlığından bir uyum çıkarma çabasında
    olduklarını en azından aldıkları ödüle gönderme yaparak varsa-
    yabiliriz. Doğu, Batı’dan geri değildir, farklıdır yalnızca. Batı res-
    mindeki perspektifin Doğu minyatürlerinde neden olmadığının
    mantığı bile bu yargı için yeterlidir kanımca.
    Sözün en güzeliyle bitirelim :
    Bakara115/Doğu da Batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz
    Allah’ın yönü orasıdır. Doğrusu Allah her yeri kaplar ve her şeyi
    bilir.
    Saygılarımla. Levent.

  7. 06 Şubat 2007 - 08:09 7.Suat Öztürk

    Teşekkürler arkadaşlar değerli yorumlarınız için..

  8. 06 Şubat 2007 - 11:05 8.Bulent Murtezaoglu

    “Herseyi biz bulduk” diye iddia edenlerin eksik/yanlis konustugunu anlatan yaziya “Batı, varlığını Müslümanlara borçlu!” diye baslik atilmasi da bu hatalarin ‘bati’lililarca hangi halet-i ruhiye icinde yapilmis ve hosgorulmus olabilecegi konusunda bir ipucu veriyor bize belki.

  9. 07 Şubat 2007 - 04:35 9.Keskin

    Medeniyetlerin etkileşimleri karışık konular. İnsanlar istediği yöne çekebilir, istediği şekilde yorumlayabilir. Fakat yorumlarken “ölçüyü kaçırmamak” gerekir… Örneğin burada “dinin geriletici etkisi” üzerine bir çıkarımda bulunamazsınız.

    “Batı medeniyeti İslam’dan çok büyük ölçüde etkilenmiş” sözünü ele alalım. Bu yorum elbette subjektif. Fakat bunu kabul etsek bile, bundan yola çıkarak -bugün için- “İslam ve Bilim” hakkında nasıl çıkarımlarda bulunacaksınız? İslam coğrafyasından, bir zamanlar, insanlığa katkı sağlayacak bilimadamları çıkmış olabilir. Bunların çıkması “dinin geriletici etkisi” üzerindeki -sizin “pozivist ezber” diye aşağıladığınız- görüşleri yanlış kılmaz. İslam dünyasından çıkmış olan düşünürler “islam dini SAYESİNDE” çıkmamışlardır.

    Yani o “üzerinize yapışmış olan yaftalardan” ve dinin etkileri hakkındaki görüşlerden bu kadar kolayca kurtulamanız mümkün değil.

  10. 07 Şubat 2007 - 11:59 10.fizikci

    Keskin Bey,

    - Dinin geriletici etkisine bir örnek verebilir misiniz? Dinin şu anlayışı gerilemeye neden olur gibi..

    - “Batı medeniyeti İslam’dan çok büyük ölçüde etkilenmiş” yorumunu subjektif bulmanız subjektif olabilir mi? Sadece İbni Sina’nın Kanun isimli kitabının 7 asır Avrupa üniversitelerinde okutulduğunu söylesek sizi bu subjektif yargınızdan kurtarmamız mümkün olur mu?

    - “Üzerinize yapışmış yaftalar” derken kendinizi bizden saymıyor musunuz? Siz Batılı mısınız? Siz kendinizi Batılı görüyorsanız bile Batılı sizi Doğulu olarak görüyor olabilir mi?

    - İslam topraklarında yaşayan ilim adamları sizce Hristiyanlık sayesinde mi bilim yapıyordu?

Trackback This Post | Subscribe to the comments through RSS Feed

Yorum Ekleyin...