harcıalem birkaç söz..

Yol Ayrımı

“Basiret” başlıklı yazıma eklediğim yorumda şöyle demiştim:

AKP sanırım, kendisinin (ya da Erdoğan’ın) bekası için sisteme eklemlenmeye, onunla barışmaya, uzlaşmaya çalışıyor. Oysa bu yönde atacağı her adım oligarşik sistemin ömrünü uzatıyor. Ve sistem, bu şirin gözükmeye çalışan AKP’ye, yaptığı şirinliklere rağmen acımayacak. AKP çok, ama çok yanlış davranıyor.

AKP çabuk hareket etmeli, gerekirse Erdoğan ve kurmayları kendilerini harcayarak, ekonomik disipline zarar vermeyecek bir süreçle ülkeye büyük bir özgürlük ve demokrasi açılımı getirip referanduma gitmeliydi. Bunu yapmadıkları gibi son bir ayda saçma sapan şeyler yaptılar. Erdoğan ağzının ayarını iyice kaçırdı. Kendisine haksızlık yapanlara karşı mukabelesi bir yana; toplumda bu biçimde bir duruş sergilemeyenlere karşı olan tutumu/uslubu hiç hoş değil. Ve bu, toplumdaki kutuplaşmayı, çatlağı daha da derinleştiriyor.

Şurası çok açık, Erdoğan bir yol ayrımında. Bu yollardan birisi malum oligarşi çizgisi diğeri ise özgürlükçü, demokrat bir çizgi.

İlk çizgi, kendisine tehdit olarak gördüğü AKP’yi harcamayı, daha iktidara geldiği günden bu yana düşünüyordu, son kozlarını da kapatma davası ile oynadılar. AKP’nin bazı reaksiyonları ile, çok garip bir biçimde o çizginin temsil ettiği kabul ve değerlerde buluşması, benim gibi, geleceğimiz için hala AKP’den umutlu olan arkadaşlarda tam olarak nasıl bir etki yarattı bilemem. Ancak beni; tüm bu anlamsız icraatlere dair bir kılıf bulup reflekstif savunma yapmaya itmedi, bilakis dehşete ve -neredeyse- ye’se düşürdü.

Cümle biraz karmaşık oldu gibi, basitleştirip; “AKP’nin son zamanlardaki salvolarının savunulacak, tev’il edilecek yanı yok” dersem derdim anlaşılır sanırım.

‘Düzene entegre olalım, kefeni yırtalım’ mantığına dayalı olmamasını umduğum bu salvoların ne kadarının böyle bir mantıktan, ne kadarının AKP’nin geleneksel muhafazakar kültür kodlarından kaynaklandığını da bilmek çok güç. Ancak geçirilen süreçlerin en azından lider kadrosunda yeterli fikrî açılımı ve değişimi sağlamış olmasını umuyorum.

Bunu insafsız eleştiri olarak gören de olabilir. Değil. İnsafsız eleştiri yapmak istesem insanfsız eleştiri yaparım.

Çeşitli yorumlarımda da belirttim. Ben daha özgür ve demokrat bir ülke için halen AKP’ye elimizin mahkum olduğunu düşünüyorum. Şu aşamada başka alternatifimiz yok. AKP, statükonun tam da istediği gibi bir şekilde devrilir ve seçim öncesi kurulan hayaller gibi hayeller gerçekleşir de ortalık, CHP-MHP (ya da benzeri zihniyettekilere, daha da kötüsü bir ara rejime) gibi oluşumlara kalırsa o zaman büyük bir yıkımla karşılaşırız.

En azından burası gibi sitelerde üzerinde konsensus sağlayabildiğimiz, içi dolu özgürlük ve demokrasi temennilerimizi tam anlamıyla savunacak eksende bir partinin bu ülkede çok geniş taban bulamayacağı gerçeğini de gözden kaçırmıyorum. Bu tip iyileştirmeleri ancak AKP gibi geniş tabanlı bir partinin yapabileceğini, AKP’nin de bir kitle partisi olduğunu, bu kitleye dayanarak siyaset yaptığını, bu kitleye ihtiyacı olduğunu, (bu kitleden bahisle de) sokaktaki insanın 301′e karşı falan olmadığını, internet yasaklarını yüz kişiden 95′inin destekleyeceğini, yine halk çoğunluğunun 1 Mayıs/Taksim vb taleplere hoş bakmadığının da farkındayım.

Bu açıdan da yapıcı eleştiri yapmaya çalışıyorum; yıkıcı değil.

Ancak artık AKP bir yol ayrımına gelmiş durumda. Tez elden aklını başına devrişip gittiği yolun yol olmadığını görmeli, seçim öncesi ve sonrası söz verdiği daha fazla özgürlük/daha fazla demokrasi vaatlerinin gereği yapısal değişiklikleri yapmalı. Bunu da kendi bekaaları için bir garanti arayışı ile değil, gerekirse kendilerini bir müddet siyasetten uzat tutacak bedele razı olup yapmalı. Erdoğan, eğer gerçekten bu ülkenin demokrasi mücadelesine adını silinmez bir biçimde yazdırmak istiyorsa yapacağı şey budur. Aksi taktirde ardından, kaçan fırsatlara ağıt yakmaktan başka birşey yapamayacağız.

Yine çeşitli yorumlarımda Abdullah Gül ile Erdoğan’ın bazı farklılıklarından sözetmiştim. Gül’ün özgürlükler konusunda Erdoğan’dan  çok daha geniş fikirli olduğu düşünüyorum. Erdoğan, mutlaka Gülleşmeli; hem uslup hem özgürlüklere olan yaklaşım açısından. (Zaten bir süredir, Erdoğan’ın altındaki zemini kaydıran söylem ve yaklaşımlarının, Gül’den metazori uzak kalmasının bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Galiba, Gül onu frenleyip, ikna ediyordu yanında olduğu zamanlarda.)

Ben tam da “Erdoğan acilen, hem üslubunu, hem de bu garip politikasını değiştirmeli. Daha da önemlisi anlayışını değiştirmeli. Sağlam danışmanlar bulmalı, dört düşünüp/danışıp iki söylemeli, bir yapmalı.” diye düşünür ve bunu dillendirirken Radikal’den Murat Yetkin’in yazısı ile karşılaştım.

Yetkin’e göre Erdoğan bu akşam, TESEV Başkanı Paker’in evinde, Mehmet Barlas, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Taha Akyol, Ergun Babahan, Mustafa Karaalioğlu ve Nazlı Ilıcak ile yemekli bir bir dost sohbeti yapacakmış.

İsimlere bakınca Erdoğan’a ne yönde tavsiyelerde bulunulacağı, fikir alışverişinin hangi eksende olacağını kestirmek güç değil. Bunlar da benim yazdıklarımdan farklı olmayacaktır sanırım. Geriye Erdoğan’ın ‘dinlemesi’ kalıyor.

Tüm bunları derleyip toparlayıp ‘dış dinamiklere’ yıkma kolaycılığına da kaçmayalım. Şüphesiz dış dinamikler etkili oluyor ama dış konjonktür, çok uzun yıllardır hiç olmadığı olmadığı kadar AKP’nin lehine. Ekonomi de halen korkulacak derecede alarm vermiyor. ABD’nin küçük de olsa büyüme oranı yakalaması resesyon tehlikesinin geçmeye başladığının işaretini veriyor. Eğer makroekonomik dengeler sıkı tutulur abuk sabuk popülist uygulamalar yapılmazsa tekrar eski büyüme ve enflasyon oranlarımızı yakalamamız zor değil. Yani ekonomik açıdan (da) dış dinamikler son 7 yıldır devam eden ‘eski iyi yön’e doğru dönmeye başlamış durumda.

Son olarak şunu belirteyim;

‘Muhafazakar basın’ olarak adlandırılan basının son 1 Mayıs olaylarına bakışta çuvalladıklarını (hem öncesinde hem sonrasında) entelektüel namus adına kabul etmek gerek. ‘Polis devleti’ ile ‘militarizm’ ya da ‘asker devleti’ arasında nitelik açıdan çok fark yoktur. Tıpkı, başkalarının (ister sembol ister hak) özgürlük taleplerine karşı “ama”cı yaklaşanlarla, kendi özgürlük taleplerimize “ama”cı yaklaşanlar arasında nitelik farkı olmadığı gibi..

Geçmişe takılıp kalmak sığlık belirtisidir. Korkuyla ,yasaklamalarla niyet okumalarla bu meseleler hallolmaz.. Hele komik gerekçelerle hiç hallolmaz. Tüm dünyada köprülerin altından çok sular aktı, bizde bir türlü sular akması gereken yere akmıyor. Yeterli güvenlik önlemi alınıp, sendikaların önerileri değerlendirilip, emniyet subabı açıklıklar bırakılarak insanların sembol olarak gördükleri Taksim’de 1 Mayıs kutlamalarına izin verilebilirdi. Ve emin olun bundan daha az olay çıkardı. (Nereden mi biliyorum? “Provokasyon olacak, niyetleri şu, amaçları bu” diyenler, kutlamaya gelen ‘çoğunluk’ da dahil 1 Mayıs’çıların niyetlerini nereden biliyorlarsa, oradan. Polisin görevi salt ‘önleyici müdahale’ değildir, aynı zamanda bir olay olursa müdahale etmesi için de vardır polis. Pekala bunu becerecek kapasiteleri var.)

Bu yaklaşım olduğu müddetçe Taksim/1 Mayıs sıkıntı olmaya devam edecek, her yıl aynı gerginlikler sürecek. Kim kazanacak, kim kaybedecek? Herkes şapkasını önüne alıp düşünsün. Kaldı ki temel insan hakları arasında ayrım da yapılmaz, ister sembol olarak görülsün, ister salt hak olarak. “Şuraya giremezsin, sen şunu planlıyorsun, amacın bu, niyetin şu, neden bu ısrar” gibi sözleri, bu tip sözlere sıklıkla muhatap kalıp hakları gaspedilen kesimin de kullanıyor olması hayli ironik.

Bu biçimde özgürlük mücadelesi yapılmaz, böyle bir gıdım yol alamayız.

Dost acı söyler; benden söylemesi..

0 comments

There are no comments yet...

Kick things off by filling out the form below.

Siz de fikrinizi belirtin: